google translate
Turkish to English Turkish to French Turkish to German Turkish to Greek Turkish to Italian Turkish to Japanese Turkish to Russian Turkish to Spanish Turkish to Chinese

mesaj gönder

Bininci Adam

Çoğumuz “If” (Eğer) başlıklı şiiriyle tanırız Rudyard Kipling’i…

Evet, buram buram “Hayat” kokan, gerçekten de mükemmel bir şiirdir…

“Eğer” diye başlayarak, birçok durum sıralar şiirinde Kipling…

Ve bu koşullar altında nasıl davranması gerektiğini öğütler hitap ettiği kişiye…

En nihayet, son mısrasına geldiğinde şiirinin, okura tüm bunları gerçekleştirmesi durumunda dünyanın kendisinin olacağını…

Ve hatta ancak bu şekilde “İnsan” olabileceğini söyler Kipling…


***


Derin mesajları vardır “Eğer”in…

Ancak, Kipling’in beni asıl en çok etkileyen şiiri,  “The Thousandth Man”, yani “Bininci Adam”dır.

Çok bilinen, çok duyulmuş bir şiir değildir nedense “Bininci Adam.”

Kim bilir, belki de sosyal medyada fazla yer bul(a)madığı için, deyim yerindeyse henüz “keşfedilmemiştir.”

Uzun zaman önce, evimdeki kütüphanemi düzenlerken elime geçen bir kitapta, tesadüfen rastladım bu şiirine Kipling’in…

O kadar etkiledi ki beni, orijinalini buldum, birçok kez İngilizcesini de okudum…

Ve her yeniden okuyuşumda, “Bininci Adam” kavramı kafamı biraz daha karıştırdı…

Kendi “Bininci Adam”ımın kim olduğunu sorguladım…

Ve keza, birilerinin dünyasında “Bininci Adam’ olmayı başarıp başaramadığımı da…

 

***


Şöyle başlıyor Rudyard Kipling şiirine…

“…Hazreti Süleyman “Bin kişi arasında sadece bir kişi.”der,

Sana kardeşinden bile yakın olacak. 

Eğer onu bulabileceksen, 

Ömrünün yarısını onu aramaya adasan bile değer...

Diğer dokuz yüz doksan dokuz, herkes seni nasıl görüyorsa öyle görecek,

Ama “Bininci Adam” hep senin yanında yer alacak,

Bütün dünya senin karşında dursa bile...”


***


Hazreti Süleyman’ın verdiği oran aslında o “Bininci Adam”a, yani “Gerçek dost”a ulaşmanın ne denli zor olduğunu gösteriyor…

İmkânsızlığını belki de…

Dokuz yüz doksan dokuz kişide yanılacağız…

Dost, hatta “Kardeş” bileceğiz, ama…

Bir gün, aslında hiç de öyle olmadıklarını görüp, yanıldığımızı anlayacağız.

Dokuz yüz doksan dokuz kez hayal kırıklığı yaşayacağız Kipling’e göre…

Ama yine de umutla bekleyeceğiz o “Bininci Adam”ı…

Ona rastlama, onu bulma beklentisi her seferinde biraz daha güç verecek bize arayışımızda…

Bulabilecek miyiz?

Belli değil, kesin değil…

Ama yine de, son nefesimize kadar aramaktan vazgeçmeyeceğiz…

Dokuz yüz doksan dokuz kez düşsek bile…

Kalkıp, devam edeceğiz yolumuza…

Belki de Âşık Veysel gibi, yolun sonuna gelince…

“Benim sadık yârim kara topraktır” deyip kestirip atacağız,  yani pes edeceğiz…


***


“Bininci Adam”ı bulmak çok zor Kipling’e göre…

Peki, ama,  tüm suç geride kalan diğer dokuz yüz doksan dokuz kişide mi?

Bizim de hatalarımız yok mu bu bağlamda?

“Bininci Adam”dan beklentilerimizi sorgulamamız gerekmez mi biraz da?

Mesela yoldan çevirdiğimiz yüz kişiye “Gerçek dost nasıl olmalı?” diye sorsak, sanırım büyük çoğunluğundan hep aynı nakaratı dinleriz…

“Zor anımda yanımda olsun…”

“Derdimi paylaşsın, sırrımı saklasın…”

“Başım sıkıştığında elinde olanı benimle paylaşsın…”

Doğaldır ki herkesin “Bininci Adam”a biçtiği görev, yüklediği anlam farklıdır…

Ama genellikle “Bininci Adam”a yüklediğimiz tüm misyonlar dönüp dolaşır, aslında biraz da “Arkamızı toplamak” görevine çıkar…

Yani zor duruma düştüğümüzde yalnız kalmayalım…

Tamam, dostunu kötü gününde yanında bulmak ister insan doğal olarak…

Ama tek ölçüt bu mu olmalıdır?

Bu tarz bir “Bininci Adam” yaklaşımı, sizi bilmem ama biraz pragmatist görünüyor bana…


***


“Bininci Adam”ı hep bize benzeyen, bizimle ortak değerleri paylaşan kişiler arasından seçmez miyiz?

Dostlarımızı seçerken bu yaklaşım, bu beklenti belirleyici olmaz mı hep?

Adeta, başka bir bedende canlanmış suretimizi ararız bu unvanı vereceğimiz kişide…

Aynı mekânlara gitmekten hoşlanalım…

Aynı konuları konuşmayı, aynı içkileri içmeyi…

Aynı filmleri izlemeyi, aynı yemekleri yemeyi…

Aynı şarkıları dinlemeyi, aynı arkadaş çevresiyle birlikte olmayı sevelim…

Özetle “Bir elmanın iki yarısı” olalım “Bininci Adam”la…

Doğru mudur peki bu beklenti?

Bence hayır…

Sonuç olarak, “Bir çarpı bir” işlemini seçmeye benzer bu.

Ama biri birle çarptığımızda yine “Bir” çıkar…

Ne çarpan de çarpılan değişir…

Sonuç da aynı kalır…

Oysa biri birle toplarsak iki eder…

Yani o “Bir”, diğer “Bir”e bir şey katar.

Ki, bence “Bininci Adam”ın asıl görevi de bu…

Şöyle diyor Montaigne : “Ben “ben”, o da “o” olduğu için birbirimizi severiz…”

Ama biz bunun tam tersini tercih ederiz…

Hatayı da burada yaparız aslında…

“O”nu, yani “Bininci Adam”ı  “Ben” olabiliyorsa ve “Olabildiği oranda” severiz…


***


Yazılışları sadece minik bir “S” harfiyle ayrılır “Empati” ve “Sempati” kavramlarının…

Oysa anlamları arasında büyük fark vardır.

En basit ve bilindik tanımıyla, empati, kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyup, onu anlayabilme çabasıdır.

Sempati ise, deyim yerindeyse “Neden, niçin” diye sorgulamadan kişinin bir başkasının acısını aynen yaşamasıdır.

Empati yapabilen birisi karşısındaki kişiye kendi bakış açısını yansıtır…

“Şöyle yapsan iyi olur.” veya “Bence burada böyle davranmamalıydın.” der…

Sempati ise birisinin acılı bir dostuyla birlikte oturup ağlamasından ibarettir.

Biz dostluklarımızda  “Sempati”yi kıstas alırız…

Sürekli “Yürü be aslanım, sen haklısın!” diyenleri, bizi üzenlere, bizimle birlikte sövenleri gerçek dost biliriz.

Ama “Bence hata sende.” ya da “Neden şöyle yapmadın ki?” diyenleri hemen diğer dokuz yüz doksan dokuzluk çoğunluğun arasına göndeririz.

Her şey olup bittikten sonra herkes bir şeyler söyler söylemesine…

De…

Daha bir şey olmadan söyleyeceğini söyleyen, uyarısını yapandır gerçek dost…

Düştüğümüzde, canımız yanarken, birisi silsin diye bekleriz gözyaşlarımızı…

Ama gerçek dostun asıl yapması gereken, biz daha düşmeden kolumuzu kavrayıp düşmemizi önlemektir.

Kendimizi kandırmak işimize gelir belki de…

Bu kandırmacaya ortak edebildiklerimizi de “Bininci Adam” olarak görürüz…

Nitekim kötü günleri atlattığımızda, seçimimizde hata yaptığımız gerçeğiyle yüzleşiriz.

Zira son kullanma tarihi de geçmiş olur bu şekilde seçtiğimiz “Bininci adam”ın…


***


“Aşk”ı tanımlarken şöyle der Antoine de Saint-Exupéry:

“Aşk, karşılıklı geçip birbirlerinin gözünün içine bakmak değil, el ele verip ileride aynı noktaya bakmak ve yine el ele o noktaya doğru ilerlemektir.”

Bu tanım açıkçası usumdaki, öznel “Bininci Adam” kıstasına da “cuk” oturuyor…

Başıboş çağlayan, debisi yüksek akarsulara benzer insanlar…

Herkesin özünde bir enerji bir potansiyel vardır…

Üzerine baraj kondurursanız, elektrik elde edersiniz.

Yatağını düzenlerseniz tarlaları suya kavuşturursunuz…

Ya da…

Yıllarca boş boş akar, akar, akar…

Hiçbir faydası olmaz son tahlilde…

Hatta taşar, sel olur, felakete bile yol açabilir…

İşte “Bininci Adam” bence o akarsuyu “Güç”e dönüştüren faktördür…

Gerçek “Biz”i ortaya çıkartan…

Hata yapma ihtimallerimizi azaltan…

Kendimizi bulmamıza, tanımamıza yardımcı olan…

Bize ayna tutan...

Yoksa…

Sırf  “Benimle birlikte ağlasın” beklentisiyle seçilen “Bininci Adam”lar anlık illüzyonlarımızdan öteye geçemezler.

Sadece gülüp eğlenmekten,  dertleşmekten zevk aldığımız kimseler değildir bence “Gerçek dostlarımız.” 



***


Devam edelim Kipling’in şiirine:

“…Eğer seni onu bulduysan ve o seni bulduysa,

Dünyanın geri kalanı umurunda bile olmasın.

Olur da denize açıldığında bir kazaya uğrarsan,

Seninle birlikte denize atlayacak tek kişidir “Bininci adam.”

Seni kurtaramasa bile seninle sulara gömülmeyi kabullenecek…”


***


Kendimi bu bağlamda şanslı addediyorum…

Saymadım ama, dokuz yüz doksan dokuz ayrı denemeyi (ve yanılmayı)  geride bıraktım sanırım.

Yüzlerle, binlerce arkadaşım arasından, birkaç tane “Bininci Adam” katabildim dünyama…

Ve bu satırları kaleme alırken düşündüğümde, aslında hepsinin benden çok farklı kimseler olduğu gerçeğiyle yüzleştim bir daha…

Düşüncelerimiz, zevklerimiz arasında dağlar kadar fark var…

Ama onlar beni “Tamamlayan” insanlar.

Beni “Tanıyan” insanlar…

Yani bir artı bir denklemini kurup,  birlikte iki olabildiğim(iz)  insanlar…

Belki çok sık görüşmüyoruz…

Aylarca görüşmediğimiz bile oluyor hatta…

Ama onların varlığı bile bana güven ve huzur veriyor…


***


Onları gözümde “Bininci adam” yapan husus sadece zor anlarımda yanımda olmaları değil…

Özel hayatımda gerçekleştirdiğim tüm bireysel devrimlerimi hazırlarken karargâhımda birlikte strateji yaptığım dostlarım onlar…

Bir savaşı kaybettiğimde benimle birlikte oturup ağlayan değildir sadece benim için “Bininci Adam”.

Benim gerçek “Bininci adam”ım savaşım sürerken bana omuz veren…

Bana bir şey öğreten, katan…

Beni yeri geldiğinde eleştiren, bana farklı bir vizyon sunandır…

Birlikteyken vaktimi “Geçirdiğim” değil, “Değerlendirdiğim”dir benim için “Bininci Adam.”


***


“Bin kişi arasında sadece bir kişi…” demiş Hazreti Süleyman…

“Bininci Adam”ı bulmak kolay değil…

Ama “Bininci Adam”ı aramaya başlamadan önce bizi bekleyen bir sınav daha var bence…

“Bininci Adam”ı önce kendi içimizde aramak...

Yani önce gerçek anlamıyla “Bininci Adam” olabilmek…












YORUMLAR
Lütfen sitede yapacağınız yorumların hakaret, aşağılama vs. gibi unsurlar içermemesine özen gösteriniz. Bu tarz yorumlar kesinlikle aktive edilmeyecektir. Teşekkürler...