google translate
Turkish to English Turkish to French Turkish to German Turkish to Greek Turkish to Italian Turkish to Japanese Turkish to Russian Turkish to Spanish Turkish to Chinese

mesaj gönder

Türkiye'de Feminizmin Tarihi

Feminizm kavramını irdelemeden, çağdaş ülkelerdeki ve Türkiye’deki tarihçesini, gelişmesini, dününü ve bugününü sorgulamadan önce feminizmin  yüklendiği anlam(lar)ı netleştirmek bize çok daha rasyonel bir yoldan ilerleme şansı tanıyacaktır.

TDK (Türk Dil Kurumu) Sözlüğü feminizmin tanımını şu şekilde yapmaktadır: “Toplumda, kadının haklarını çoğaltma, erkeğinkiler düzeyine çıkarma, eşitlik sağlama amacını güden düşünce akımı, kadın hareketi”

Amerikalı yazar ve kadın hakları savunucusu Bel Hooks feminizmi “cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir.” şeklinde tanımlamıştır. 

Feminist hareketin kökleri ilerlemeci hareket, özellikle de 19.yüzyıldaki reform hareketi içinde yer almaktadır. 

Harekete féminisme (feminizm) adını veren kişi, ütopyacı sosyalist Charles Fourier'dir (1837).  Fourier, 1808 gibi erken bir tarihte kadın haklarının genişletilmesini tüm toplumsal ilerlemenin genel prensibi olduğunu öne sürmüştür.

“Feminizm” sözcüğü Fransızca’ya 1837’den sonra girmiştir. Robert Sözlüğü bu sözcüğü “kadınların toplum içindeki rolünü ve haklarını genişletmeyi öngören bir doktrin” olarak tanımlamaktadır. Ancak düşünceyi eylemden ayırmak olanaksızdır. Kavramın Fransa’da oluşturulduğu günden bu yana, kadınların toplum içindeki rolü ve haklarını genişletmek üzere bir dizi eyleme girişilmiştir. Bunun için de, feminizmin tanımı yalnız öğretiyi değil, eylemleri de içermek zorundadır.(1)  

Kadınların siyasal ve toplumsal mücadelesi 18. yüzyılda başlamıştır. En sade ve kısa tanımıyla, kadının eşitsiz konumunun bilincine varıp bunun değiştirilmesi için mücadele etmek anlamına gelen feminizm fikrinin ve eyleminin doğuşu 18. Yüzyıla kadar gitmektedir. Feminizm kadınların erkeklerle eşit olmayan bir gruba mensup olduklarını, haksızlığa uğradıklarını fark etmeleriyle başlayan mücadelelerinin genel bir adıdır. 

Prof.Dr. Fatmagül Berktay feminizmin nasıl doğduğunu şöyle açıklamaktadır:

“Kadınların ezilmesi ve onlara karşı ayrımcılık uygulanması bilinen tarih boyunca hep vardır, ama gene bilinen tarih boyunca bu ezilmeye karşı sistemli bir karşı çıkışı her zaman göremiyoruz. Çünkü gelişmiş bir feminist bilincin ortaya çıkması, kadınların evlilik dışında bir ekonomik alternatife sahip olmalarına ve kendi ekmeğini kazanan anlamlı sayıda bir kadın grubunun varlığına bağlıdır. Ancak bu tür önkoşulların var olması durumunda kadınlar, ataerkil sisteme karşı düşünsel ve toplumsal alternatifler oluşturabilirler. Batıda bu önkoşulların ipuçları 17. yüzyıldan itibaren kendini göstermeye başlar ve daha önceki feminist yapıtların ötesine geçen sistemli bir feminist teorinin doğuşu da 18. ve 19. yüzyıllara tarihlenir.” (2)

Modern anlamda bir felsefe ve bir hareket olarak feminizmin kökeni, kadının eğitimi hakkını savunan Lady Mary Wortley Montagu ve Marquis de Condorcet gibi özgür düşünürlerin de içinde yer aldığı “aydınlanma dönemi”ne kadar götürülmektedir. 

Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyeti’nin güneyindeki  Middelburg'de 1785 tarihinde kurulmuştur. İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir. 

“XVII. Yüzyıl filozofları tarafından hazırlanan Fransız Devrimi’yle birlikte ortaya çıkan feminizmin doğduğu dönemde yazılan birçok kitabın yanı sıra bazı kadın eylemleri de bu tarihten sonra gerçekleştirilmeye başlamıştır. Kadın kulüpleri yaygınlaşmıştır.” (3)

Feminizm 19.yüzyılda kadınlarda adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça organize bir hareket haline dönüşmüştür. İlk kadın hakları toplantısı New York, Seneca Falls'da 1848 yılında yapılmıştır. 1869 yılında John Stuart Mill The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) kitabını yayınlamıştır. Adı geçen kitabında Mill,  "bir cinsin diğer bir cinse hâkimiyeti yanlış ve insanoğlunun gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir." demiştir. 

“Halkçı feminizm”e orta sınıftan kadınlarla işçi kadınlar destek vermişlerdir. Bu hareket kadınların siyasal ve ekonomik haklarını savunuyor, bu haklarınsa ancak emekçilerin sosyalist bir toplum kurulması için verecekleri mücadelelerle kazanılacağı varsayımından yola çıkıyordu.” (4)

II. Dünya Savaşı sırasında erkek nüfusun büyük bölümü silah altında olduğundan çalışma yaşamında birçok pozisyonda eksiklikler meydana gelmişti. Örneğin Fransa’da ve İngiltere’de erkeklerin askerlik sebebiyle boşalttıkları pozisyonlarda kadınlar işe alınmaya başlanmıştı. Erkeklerin yokluğu kadına iş yaşamında kendisini gösterme şansı tanımıştı. Tabii kadınların yoğunlukta olarak iş hayatında yerlerini almaya başlaması beraberinde kadının gereksinimlerini giderecek düzenlemelerin yolunu da açtı. Örneğin batılı ülkelerde kreş, çocukların mesai saatleri içinde kalabilecekleri bakım evleri gibi oluşumlar o dönemde gündeme gelmişti. Ama savaş sona erdikten ve erkekler cepheden döndükten sonra eski işlerine yeniden dönme arzusu içine girdiler. Bu da kadınların işlerinden olması, işsiz kalması sonucunu doğurdu. Örneğin ABD’de kadınların evlerine dönmesi için bilinçli bir propaganda başlatıldı. Kadının çalışma koşullarını zorlaştırıp evine dönmesi için kreşlerin kapatılması yoluna bile gidildi.

Kırkpınar,  Zafer Toprak’ın Kadın Ve Toplum isimli eserde yer alan yazısından yaptığı alıntıda Nasyonal Sosyalizm ile birlikte feminist hareketin büyük bir darbe yediğini belirtmektedir: 

“Toprak’a göre 1920’lerde hızını yitiren feminist hareket “Nasyonal sosyalizm”le birlikte büyük bir darbe yemişti. Nasyonal sosyalizm erkek ağırlıklıydı ve feministlerin amaçlarına ters düşüyordu. Kadın erkek eşitliğini yadsıyor, kadının yaşamını biyolojik ve ailevi işlerle sınırlıyordu. Kentleşmeye ve modernleşmeye karşıt nasyonal sosyalist ideoloji için kadın, çocuk üreten ev kadınıydı. İş yaşamında kadına ancak kadınca işler yaraşırdı. Politika kadınlar için uygun bir uğraş değildi. Nazi Kadın Örgütü’nün işlevi kadını geleneksel alanına, doğal görevlerine geri döndürmekti.1933’te işsiz erkeklere iş alanı yaratmak için kadınlar iş piyasasından çekilmiş, üniversitelerden uzak tutulmuşlardı. Ev kadını yılı, evlenme kredileri, çocuk ikramiyeleri nasyonal sosyalizmin kadını eve kapamaya yönelik girişimleriydi.” (5)

Gelişmiş kapitalist ülkelerde 1945 yılından sonra kadının eskiye oranla eğitim seviyesi yükselmeye başlamıştır. Üniversitede eğitim alarak kalifiye ve uzmanlaşmış bir biçimde iş yaşamına hazırlanan kadınların sayısında önemli bir artış olmuştur. Ancak malum erkek kadın ayrımcılığı yine de mevcudiyetini sürdürmüştür. Örneğin kadınlar daha yorucu ve emek ağırlıklı işlerde çalıştırılmak buna karşın erkeklerden daha az ücret almak durumunda bırakılmışlardı. Kadınların mücadeledeki en önemli handikaplarından birisi de aynı zamanda “anne” olmaları yani omuzlarındaki sorumluluğun erkeklerinkinden çok daha fazla olmasıydı. Toplumsal değer yargıları kadından hem iş yerinde maksimum randımanı vermesini hem de evinde çocuklarına en iyi şekilde annelik etmesini talep ediyordu. Yani kadın bir erkekten iki misli daha fazla bir sorumluluk altına giriyordu.

SİMONE  DE BEAUVOİR’IN FEMİNİZM ANLAYIŞI

Feminizmin öncü lider isimlerinden Simone De Beauvoir’in 1949'da Fransa'da yayınlanan “İkinci Cins : Kadın”  (Le Deuxieme Sexe) isimli kitabı çok büyük ilgi uyandırmış ve kamuoyunun dikkatini feminizm hareketinin üzerine çekmişti. Simone de Beauvoir, kadının bağımsız ve özgür olması, erkeklerle eşit muamele görmesi gerektiğini savunduğu kitabında erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadın olmanın tarihsel, psikolojik ve felsefi boyutlarını inceliyordu. Ona göre insan kişi "kadın doğmaz" çeşitli toplumsal etkiler ve baskılar sonucu "kadın olur"du. Kadınların içinde bulunduğu durumu aydınlatıcı kuramların yer aldığı bu kitap kısa zamanda birçok dile çevrildi ve kadınlar için bir yol gösterici oldu. ABD'deki de dahil çağdaş feminizm esas ‘feyzini', Fransız edibenin geleneksel ‘dişi' imajını berhava etmek için 1949 yılında yayınladığı ve üstü kapalı biçimde ‘birinci cinsiyetle' hesaplaştığı bu ‘başyapıt'tan (!) almıştı.  (6)

1960'lı yıllar son bulurken kamuoyu gerek Vietnam Savaşı'nı protesto eden ve 1968 öğrenci olaylarının içinde yer alan eğitimli ve bilinçli bir kadın kitlesiyle karşı karşıyaydı dünya kamuoyu. Ve bu aydın kadınlar kadının içinde bulunduğu haksızlıkları sorgulamaya, tepki gösterip sesini çıkarmaya başlamıştı. 1970’lere gelinmesine rağmen hala birçok işyerinde kadınlar erkeklerden çok daha az ücretler karşılığında çalışmak zorundaydılar. Hâlâ birçok işyerinde eşit işe eşit ücret yasası geçerli değildi. Üniversitelerde kız öğrenciler dörtte bir oranındaydı. Kadını sadece ev hanımı kimliği ile kabul görüyor ve tüketim eyleminin öznesi konumuna sokuluyordu. Kadın sadece “doğuran, dişi ve anne” kimliği sınırları arasına sıkıştırılmak isteniyor kamuoyu bu şekilde oluşturuluyordu. Ama 1960’lara gelindiğinde artık kaderine razı olan değil bilakis bu kadere karşı bilinçli, sistemli ve organize bir anlayışla mücadele eden bir kadın vardı. Ve kadınların bu karşı eyleminde en önemli yol haritası feminizmdi.  Feminizmin yeniden örgütlendiği bu dönemde  feministlerin mücadelesinin amacı erkeklerin egemenliğine karşı mücadele etmek bu egemenliğe  son vermeye çalışmaktı. 

Kadınlar geçmişlerini keşfetmek ve geleceğe ışık tutmak için tarih, sosyoloji, iktisat,  antropoloji ve dilbilim alanlarında araştırmalara giriştiler. Pek çok üniversitede kısa zamanda kadın araştırma merkezleri kurdular. Cinsel baskılara ve kadınlara karşı uygulanan şiddete karşı mücadele ettiler. Okul kitaplarına yerleşmiş cinsiyete dayalı rollerine ilişkin kalıpları değiştirmek için çocuklara yeni kitaplar yazdılar.

Kadınların bu feminist mücadelesi uluslararası hukuki ve siyasi platformlarda da önemli başarılar kazandı. Ama yine de 20. yüzyılın ilk yarısında, birçok uluslararası bildirge ve belgede kadın, kadınların arzuladığı noktaya konuşlanmamıştı. Kadınların özgül haklarının genel bir “insan hakları” paketi içinde ele alınıp tanındığı varsayıldı. Böylece, kadınların bireysel sorunlarının ve beklentilerinin dile getirilmesi, tanınması ve dolayısıyla da çözülmesi gecikmiş oldu. Ancak, özellikle 1970’lerde yükselen yeni (ikinci dalga) feminist akımın toplumsal bir harekete dönüşmesiyle bu konudaki bilinç ve duyarlık arttı. Bunun sonucunda 1979’da Birleşmiş Milletler, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), üye ülkelerin imzasına açıldı.

Böylece, uluslararası hukukta, var olan insan hakları belgelerinin, kadınların bireysel  sorunlarını tam olarak kapsamadığı ve bu konuda özel düzenlemelere ve önlemlere gereksinim bulunduğu kabul edilmiş oldu ve “kadınların insan hakları” kavramı, uluslar arası hukuk belgelerinde giderek daha fazla yer almaya başladı.


KADININ ULUSLARARASI ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ 


Ne var ki, bütün insan hakları sözleşmeleri arasında, CEDAW, en fazla çekince konmuş belgedir ve bu bir rastlantı değildir. (Çekince koyan ülkeler arasında ne yazık ki Türkiye de vardır.) Ayrıca, çok sayıda ülke, daha başından, sözleşmeyi imzalamaya bile yanaşmamıştır. Üstelik devletler, CEDAW söz konusu olduğunda çekincelerinin sözleşme ile uyumlu olup olmadığını kendileri belirleyeceklerdi;  aynı tutum, örneğin Irksal Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (Convention on the Elimination of Racial Discrimination- CERD) için geçerli değildi;  CERD söz konusu olduğunda, bir taraf devletin koyduğu çekince, diğer taraf devletlerin üçte ikisinin oyuyla sözleşmenin amacına aykırı ilan edilebilmekteydi.  CEDAW’a çekince koyan devletler İslam ülkelerinden ibaret de değildi. Belçika’dan Brezilya’ya, Kanada’dan Tayland’a ve Türkiye’ye dek uzanan bir yelpaze içinde, çeşitli devletler, çekinceler koymuşlar,  1989 itibarı ile de 44 ülke imzalamaya bile yanaşmamıştı. Bu durum, her ülkede kök salmış olan ataerkilliği ve ayrımcılığı ortaya sermekte ve böylece yasal hakların tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde var oldukları gerçeğine işaret etmekteydi.  

1993 yılındaki Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, kadınların insan haklarının tanınması yönünde bir diğer önemli adım oldu. Özellikle, kadın hakları ile dinsel aşırılık arasında oluşan/oluşabilecek olan karşıtlığa dikkat çekmesi önemliydi. Viyana Eylem Programı ayrıca, 1979 Sözleşmesi’nin en zayıf taraflarından biri olan, devletlerin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını ve uygulamanın sürekli gözden geçirilmesini tavsiye etti. Kadın gruplarının taleplerine yanıt veren Viyana Konferansı, “kadınların bütün insan haklarından tam ve eşit olarak yararlanmalarını sağlamanın” hükümetlerin ve BM’nin öncelikli görevleri arasında olduğunu da belirtti.

“1993’de BM Genel Kurulu, Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirgesi’ni kabul ederek önemli bir adım daha attı. Viyana Konferansı’ndan sonra 1995’te Pekin’de yer alan 4. BM Kadın Konferansı ise, kadın haklarını insan haklarının ayrılmaz ama özgül bir parçası kabul eden anlayışı onaylamış, aynı zamanda da kadınların insan haklarını uluslararası hukukun ve idari mekanizmanın bir parçası haline getirmede önemli bir adım atmıştır. Bunlar önemli kazanımlardır; ancak kadınların insan haklarına ilişkin ihlallerin dünyanın dört bir yanında sürdüğü de unutulmamalıdır.  Kadınlara yönelik sistemli insan hakları ihlallerinin durdurulabilmesi için, cinsiyete dayanan taraflılıkların ve ayrımcılıkların

ayıklanması ve kadın haklarının insan hakları olarak kabul edilmesini zorunludur. Hükümetler, kadınlara yönelik siyasal ve kültürel saldırıları sürdürmeye ve teşvik etmeye değil, durdurmaya yönelmeli ve bunun için gerekli önlemleri almakla sorumlu olmalıdırlar. Her devletin, kendi sınırları içinde yer alan kadın hakları ihlallerine müdahale etme ve başka ülkelerde bu tür ihlalleri yapan güçlerle işbirliği yapmama sorumluluğu vardır.” (7)

TÜRKİYE’DE FEMİNİZMİN DOĞUŞU

Türkiye’ye geldiğimizde, feminizmin başlangıcını hangi dönemle özdeşleştirebiliriz? Feminizm kelimesinin ilk dillendirildiği yılı mı baz almak daha doğru olur yoksa kadın erkek eşitliği mücadelesinin başlangıcına mı gitmemiz gerekir? Bu konuda görüşler farklı ve çeşitlidir.  Ama ilgi çeken husus batılı ülkelerde kadın hep arka plana atılmış ve hiç sahip ol(a)madıkları hakların mücadelesini verirken Türkiye’de kadın bir dönem sahip olup da sonradan yitirdiği bazı değerleri yeniden kazanabilme mücadelesi vermiştir ve vermektedir. 

İslamiyet’ten önceki dönemlerde Türk kadını erkeklerden farklı ama ona eşit bir insan olarak saygı görürdü.  Kız çocuğu dünyaya geldiği zaman mutsuz olunmazdı.  Aksine bazı kadınlar kız evladı sahibi olabilmek için Tanrıya yalvarırlar, oğuz prensleri de kız evladı sahibi olmak için dua ederlerdi.  

“Türk tarihi incelendiğinde, toplumsal yaşamda kadın erkek eşitliği önem arz etmektedir. Orhun kitabelerinde, Türk kadınından saygı ile söz edilmekte, devlet işlerinde “Devleti idare eden Han” ve “Devleti idare eden Hatun” ifadelerinin birlikte yer aldığı belirtilmektedir. Geleneklere göre, sadece “Han emreder” sözleri ile bir emirname çıkarırlarsa geçerli sayılmaz, ancak “Han ve Hatun emreder” şeklinde başlarsa geçerli olur. Yabancı diplomatik kuryeler, han tek başına olursa huzura kabul edilmezler, ancak her ikisinin de mevcudiyetinde huzura gelebilir ve sağda duran han ve yanındaki hatunla tanıştırılırlar. Savaşta, siyasi toplantılarda, sosyal ilişkilerde kadınlar her zaman kocalarının yanında yer alırlardı” (8)

Türk Milliyetçiliği’nin önde gelen isimlerinden Ziya Gökalp de, “Türkçülüğün Esasları” isimli kitabında Türk Feminizmi’ne dair düşüncelerini açıklarken eski Türklerde kadınların son derece saygın bir yeri bulunduğunun altını çizmektedir. Hatta Gökalp’e göre feminizm Türklerin en eski düsturudur.(9)

 

Ailede çocukların sorumluluğunu baba ve anne birlikte paylaşırdı. Dul bir kadın çocuklarının tek koruyucusu, evinin tek idarecisi olurdu. Kadınlar bütün etkinliklere yüzleri açık olarak katılırlardı. Aile, eski Germen kabilelerde olduğu gibi, kadın ile erkeğin aynı sorumluluğu paylaştığı aile tipine benzeyen bir sisteme dayanırdı.  İstanbul’un fethinden sonra, özellikle saray hayatıyla ilgili olarak Bizans’ın bazı olumsuz etkileri görülmüştür.  Arabistan ve Mısır’ın fethinden sonra ise Arap Toplumu’nun, kural ve geleneklerinin Osmanlı toplumu üzerindeki etkileri arttı. Buna İslamiyet’in yanlış yorumları eklenince, uygar dünyada görülen gelişmelerin aksine, kadının statüsü özellikle şehirlerde geriledikçe geriledi. 

Bu dönemde yaşanan olumsuzlukları şu örneklerle belirtmek mümkün: Kırsal kesimde yaşayan kadınlar eskisi gibi tarlada erkekle yan yana çalışmayı sürdürdüler. Şehirlerde yaşayan kadınlar ise sosyal ve ekonomik hayattan çekildi; “evine hapsedilmiş bir kadın anlayışı” ortaya çıktı. Bir erkek dört kadın alabildi.  Ailede erkek hakimdi; erkeğin "Seni boşadım” demesi ayrılmak için yeterli idi. Kadının aile içinde de bir yeri yoktu. Harem denilen kısımda oturur, erkek topluluklarına katılamazdı. Sokağa çıkarken çarşaf giyer, yüzünü de peçe ile örterdi. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli zamanlarda çıkartılan fermanlar, kadınlarının sokağa çıkmasını da sınırlamış, ya da tamamen yasaklamıştır. Örnek vermek gerekirse;  I. Ahmet zamanında 1603’de kadınların dükkânlara girmeleri; 1610’da kadının kocası ile arabaya, sandala binmesi yasaklanmış, III. Osman kadınların haftada 4 gün sokağa çıkabileceklerini belirtmiştir. IV. Mustafa kadınların sokağa çıkmasını tamamen yasaklamıştır. II. Mahmut zamanında yapılan ilk nüfus sayımında kadınlar sayılmamıştır. 1878’de kadınların mesire yerlerine gitmeleri engellenmiş, kafes arkasına hapsedilmiştir. 1882’de yalnız İstanbul’daki kadınlar sayılmıştır.  Erkeğin birden fazla kadın ile evlenebilmesi ve dilediği zaman tek taraflı iradesi ile eşini boşayabilmesi, kadın ile kendi isteği dışında temsil yolu ile evlenebilmesi geleneği yerleşmiştir. Yine o dönemlerde, kız çocukları, erkek çocuklara göre mirasın yarı hissesine sahip olabilmiştir. Mahkemede kadının şahitliği erkek şahidin verdiği ifadeye göre yarı değerde sayılmıştır. Kız çocuklarına, sadece dua öğrenmeleri amacıyla 7 – 8 yaşına kadar okula gitme izni verilmiş, daha ileri yaşlarda ise kızlar eğitim hakkından yoksun bırakılmışlardır. Sadece bir avuç ayrıcalıklı kadın özel öğretmenler ile eğitim görebilmişlerdir.  

Oysa ki Osmanlı, kadınların haklarını gasbederken dini uygulamaları referans alsa da şeriat hükümlerini baz alsa da tüm bunlar takiyyeden öteye geçmemektedir. Çağdaş din bilimci Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk “İslam Nasıl Yozlaştırıldı?” isimli eserinde yüzyıllar boyu kadınları ikinci sınıf insan konumunda gören ve bırakan zihniyetin argümanlarını bilimsel antitezlerle yıkmaktadır: 

“İslam, kadını çok kötü konumda buldu ve tüm karşı çıkışlara rağmen onu oldukça iyi bir duruma getirdi. Daha iyi bir konuma ulaştırılması için de önerilerde bulundu. Ne yazık ki, Hz. Peygamber’in bu dünyaya veda edişinin ardından, bu önerilerin tam tersi yapılarak kadına Kuran’ın ve Peygamber’in verdiği haklar bir bir geri alındı. İslam Peygamberi’nin dünyadan ayrılışının ardından hortlayan müşrik Arap şuuraltının en zalim tahriplerini sergilediği alanlardan biri de kadın haklarıdır demek fazla abartma olmayacaktır. “ (10)

Osmanlı kadınları bu tarihlerde iyice geri plana itilmişken, Batı dünyasında kadın hareketleri oldukça yoğunlaşmıştır. Batılı kadınlar haklarını almak için çeşitli yöntemlere başvurmaktadırlar. Bununla birlikte kadın erkek eşitsizliğinin 20. yüzyıla kadar sürdüğünü görüyoruz.18. yüzyılda başlayan modernleşme hareketlerinde esas dönüm noktası 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanıyla yaşanmıştır. 

“Ferman, insan açısından bakıldığı zaman bütünüyle kara bir tablo olan bu görüntüyü tersine çevirmeye çalışıyordu. Anlaşılan o tarihteki artık Osmanlı Devleti ülke dışında özellikle de Avrupa’daki insan hakları ve özgürlükler konusunda bilgi sahibi olmuştu. Oradaki gelişmeleri görüyor, ülkede kimi köklü kalkışmalar oluşmadan bir açılım yaparak, temel hakların bir kısmını kendiliğinden benimseme yoluna gidiyordu. Tanzimat Fermanı özgürlükler alanında bir genişleme getirmişti.” (11)

Tanzimat’la birlikte sınırlı da olsa kadınların toplumsal hayata katılabilmesinin yolu açılmıştı. Bilhassa eğitim alanında yapılan reform hareketleri, bu dönemden itibaren kadınların kamusal alanda kısmen de olsa yer almalarını sağlamıştır. Yine bu dönemde bazı kanunlarda kadınlar lehine değişiklikler yapılmış, kimi yasaklarda esnemeler görülmüş, kadınlara yeni haklar verilmesini talep eden sesler duyulmaya yazılar yazılmaya başlanmıştı.

MEŞRUTİYET… FEMİNİZM... FATMA ALİYE HANIM 

“II. Abdülhamit dönemi bir yandan siyasal baskı ve yasakların yaşandığı, diğer yandan da birçok alanda modernleşmenin artarak sürdüğü bir dönem olmuştur. İletişim ulaşım, eğitim, sanayi, ordu, bürokrasi alanlarındaki modernleşme hareketleri, siyasal baskının ve yasakların kalktığı II. Meşrutiyet dönemindeki toplumsal hareketlere katkıda bulunmuştur. II. Abdülhamit dönemindeki modernleşmenin göstergelerinden biri eğitimdir. Özellikle tıp ve mühendislik eğitiminde yapılan bilimsel eğitimler, yeni kuşak modernistlerin de yetişmesini sağlamıştır. Yine bu dönemde eğitim alanında yapılan reformlar ve eğitimde yaşanan hızlı artış, II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra kadın derneklerinin kurulması ve kadınların kamusal alana katılmalarının da temeli olmuştur. Hemşirelik, ebelik, öğretmenlik ve yazarlıkla başlayan toplumsal ve iktisadi yaşama dahil olma süreci II. Meşrutiyet döneminden başlamak üzere kadın derneklerinin kurulmasına kaynaklık etmiştir. Bu nedenle II. Meşrutiyet yıllarında ortaya çıkan feminist hareket ve örgütlenmenin kaynaklarından biri, II. Abdülhamit döneminde eğitim alanında meydana gelen “nicel” artıştır. Yine bu dönemde kadınların toplumsal hayata dahil olma süreci, imparatorluk içinde yaşayan Müslüman olmayan uyruklar için de söz konusu olmuş ve ilk kadın örgütlenmeleri bu grup içinde görülmüştür. Müslüman Türk kadınlar arasında da özellikle var olan hayır cemiyetlerine katılımlar başlamış ancak asıl örgütlenmeler II. Meşrutiyet dönemiyle hızlanmıştır.” (12)

“Osmanlı toplumu, geleneksel yapısını, Avrupa’ya gör e daha uzun süre korumuş ve modernleşme süreci Osmanlı İmparatorluğu’nda oldukça geç başlamıştır. Buna bağlı olarak Osmanlı kadınının özgürlük ve eşitlik arzularını ortaya koyuşu da ancak İkinci Meşrutiyet döneminde başlamıştır. 19.yy sonlarını Osmanlı kadın hareketinin ilk başladığı yıllar olarak kabul edebilmemiz mümkündür. Kimi kadın şairlerin yanı sıra toplum Fatma Aliye ve Emine Semiye gibi kadın düşünürlerle tanışmıştır. Özellikle Fatma Aliye’nin misyonu önemlidir zira basında ilk kez bir kadın imzası onunla yer almıştır. (13)

Fatma Aliye Hanım Osmanlı İmparatorluğu’nda “kadın sorunu”nu romanlarında tartışan ilk Müslüman Türk kadın romancı olması bakımından oldukça önemli bir isimdir. Fatma Aliye Hanım’a kadar kadın ve kadın ile ilgili problemler sadece erkeklerin tartıştıkları bir alan iken ilk defa Fatma Aliye Hanım romanları ile daha önceki Osmanlı romanlarında çizilen kadın tipine alternatif örnek bir “kadın tipi” ortaya koymuştur.

HANIMLARA MAHSUS GAZETE 

Dönemin kanaat önderi kadınlarının talebi Osmanlı kadınlarının bir insan olarak varlıklarının tanınması, kamu hayatına dahil olmaları bir meslek sahibi olarak toplumda itibar görebilmeleriydi. Erken dönem olarak tanımlanan bu süreçte kadınlar kadın dergilerinde yayınlanan yazıları aracığıyla kadınlara ulaşmayı ve dönemin kadınları örgütlemeyi hedefliyorlardı.  Dönemin bu amaca hizmet eden en önemli yayın organı  “Hanımlara Mahsus Gazete” dir. Bu yayın organı Türk Feminist Hareketi’nde çok önemli bir yer tutmaktadır. Dönemin kadın hareketinin sesini ilk kez duyurduğu, tepkisini ilk kez ortaya koyduğu bir yayın organı hüviyetindedir.

“Hanımlara Mahsus Gazete, 1895 ile 1908 seneleri arasında aralıksız yayınlandı. Toplamda on beş sene boyunca ve tam 614 sayı çıktı. Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim gibi dönemin önde gelen erkek yazarları da vardı gerçi gazetenin kalemleri arasında. Vardı var olmasına da esas kadro, çekirdek grup kadınlardan müteşekkildi. Hem de kadınlar takma isimlerle değil, özbeöz kendi kimlikleriyle yazı yazıyorlardı.” (14)  

Bu yayın organı Türk Feminist Hareketi’nde çok önemli bir yer tutmaktadır. Gazetenin amacının kadınların bilgilenmesini sağlamak, kadın sair ve yazarlarının eserlerinin yayımlanmasıydı. 

Ve de bu yayın organının ve Osmanlı Hareket-i Nisvan’da (Bu dönemlerde, günümüzde kullandığımız “kadın hareketi” yerine “hareket-i nisvan”, kadın hakları ya da feminizm yerine de “kadınlık mefkûresi” kelimeleri kullanılıyordu) gerçekleştirilen faaliyetlerin Osmanlı feminizminin, ideolojik ve düşünsel temellerinin atılmasını sağladığı görülmektedir.

O dönemde önemli bir güç olan İttihat ve Terakki yenilenme hareketlerini yürütürken bünyesinde kadınları barındırıyordu.  Hatta İttihat ve Terakki’nin kadınlar şubesi bile bulunmaktaydı. Bu şubeye bağlı bir grup kadın harekete geçerek yenilenme anlayışı ile kurulan mebusanlar meclisinde en azından dinleyici olarak yer almak istemişlerdir. Bu dönemde ayrıca Erken Dönem feministlerinden olan Emine Semiye, kadınların ilerlemesinin ve kurtuluşunun ancak kadın mücadelesi ile sağlanabileceğini belirterek radikal hareketlerin sinyallerini vermeye başlamıştır. II. Meşrutiyet döneminde kadın hareketlerinin yoğunluğunun bir göstergesi de oldukça artan sayıdaki dergilerin varlığıdır. Bu dergiler ve gazetelere kısaca değinmek gerekirse; Demet: Haftalık çıkan ve 7 sayı yayınlanan bir dergi… Mehasin: Aylık çıkan ve 12 sayı yayımlanan bir dergi… Kadın (Selanik : ‘Haftalık çıkan ve 30 sayı yayımlanan bir dergi… Kadın (İstanbul) : Sayısı belli değil…  Kadınlar Dünyası: İlk yüz sayı günlük sonradan haftalık çıkan bir dergi. Bu derginin bir başka özelliği en uzun süreli yayınlanan bir kadın dergisi olmasıdır… Kadınlık: 12 sayı çıkan bir dergi… Bütün bu dergilerin bir özelliği bir amaç etrafında toplanmalarıdır. O da kadınların seslerini duyurmak. Dergilerde en çok talep kadınların eğitimi üzerinedir. Bu taleple ilgili yazıları dergilerin içeriğinde oldukça fazla bir şekilde rastlanılmaktadır. Ayrıca kadınlar dergilerdeki yazıları ile kendi zihinsel becerilerini kanıtlama yolundadırlar.” (15)

CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADIN HAREKETİ

Kadınların örgütlenme girişimleri Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı döneminde de devam etmiştir. Savaş koşulları ve mecburiyetler kadınların kamusal alana girmelerine yardımcı olmuştur.  Sanayi alanında işçilik yapmaya başlayan kadının konumu 1919-1923 yıllarında Kurtuluş Savaşı ile birlikte daha da önem kazanmış ve pekişmiştir. Meşrutiyet döneminde en hareketli günlerini yaşayan Osmanlı kadın hareketi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’le birlikte yeni bir kimliğe bürünmüştür. Vatanın kurtuluşunun ve Cumhuriyetin temellerinin atılışının söz konusu olduğu bu dönemde, kadının erkekle birlikte savaşması dahi gündeme gelmiş kadın askeri alanda da kendisini ortaya koymaktan imtina etmemiştir.

“O dönem birçok erkeğin askere alınmasından ötürü çalışma hayatında kadınların da iş gücüne gereksinim olmuştur. Savaşlarda hayatlarını kaybeden erkekler, nüfusun hem erkek-kadın dengesini hem de yaş piramidini, verimli çağdaki insan açısından bozmuştu. 1927 nüfus sayımında, yani cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra bile, erkek nüfus kadın nüfustan %7 oranında daha azdı. Üretmen sayılacak yaşlarda ise erkek eksiği yüzde 18’e kadar çıkıyordu. (Her 100 kadına 82 erkek)” (16)

Savaş koşullarında kadınlar hem askere alınan erkeklerin görevlerini alıyorlar hatta erkeklerle birlikte savaşa gidiyorlardı. Ancak savaş sonrası yine kadınların sosyal statüsü gerilerken sosyal ve hukuksal alanlardaki haklarını belirleme yetkisi erkeklere düşmüştür. Dönemin sosyal ve siyasi değer yargılarının hâkimiyeti söz konusu olsa da yine gerilemeye mahkûm konumdaki kadın hakları Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyoner ve batılı yaklaşımları neticesinde belki de kadınların bile beklemediği kadar iyileşme ve düzelme sürecine girmiştir. 

“Tanzimat’tan bu yana, Türkiye’de esen batılılaşma rüzgârları, Türk kadın kimliğinde, simgesel de olsa önemli değişmelere neden olmuştu. Ama bunlar yalnızca bir başlangıç noktasında kalmış, kadının yaşantısı ve sosyal statüsünde, yaygın ve derinlemesine değişmelere neden olmamıştı. Üstelik bu değişmelerin tümü, reformcu bir nitelik taşıyordu. Oysa Türk Devrimi’nin kadın konusuna bakışı reformcu bir bakış açısı taşımaz: bütün karakteri ve yöntemi ile devrimci bir nitelik taşır.” (17) 

ATATÜRK VE KADIN HAKLARI

Atatürk’ün kadına verdiği değer ve önem, kadının birçok alanda varlığını ispatlayabilmesi, sosyal hayatta var olduğunu gösterebilmesi açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Zira Atatürk’ün ileri görüşlülüğü olmasıydı Türkiye’de feminizm kavramı çok uzun yıllar gündeme dahi gelemezdi. Kadın daha “birey”, “eşit bir vatandaş” ol(a)amadan hangi hakkını, hangi örgütlü mücadele ile ve nasıl verebilecekti ki?  

Falih Rıkfı Atay’ın Çankaya’sında 1908’lerde, yani cumhuriyetin ilanından alt tarafı 15 yıl önceki Türk Kadını’nın halinin bile halinin bile nasıl bir aczden ibaret olduğunu görebilmek mümkündür:

“1908 Meşrutiyet’inden sonra dahi, mesela kız mekteplerinde edebiyat hocası harem ağası idi. Birinci dünya harbi bozgunu üzerine Enver Paşa halk arasındaki dedikoduları durdurmak için kadın tavizine girişti. Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek üzere bir komisyon bile kurulmuştu. Bir gün bir polis müdürü ada otellerinden birinde bir karı kocanın beraber oturduklarını duyunca bizzat otele giderek kadını sokağa atmıştı. Mütareke gazeteleri okununca Osmanlı saltanatının sanki kadınlar yüzünden batmış olduğunu hissedersiniz. Mondros’a teslim olmuşuz, kadına hücum, düşman donanmaları İstanbul limanına demirlemişler kadına hücum, hazine dar, o ay maaş çıkmamış; kadına hücum!...” (18)

Atatürk’ün kadına medeniyet kapısını aralamasından sonra Türkiye’de feminizmin ciddi bağlamda varlığını hissettirdiğini söyleyebiliriz. Feminizmin o dönemdeki öncülerine baktığımızda kadın hareketinin birçok lider de çıkardığını görebilmek mümkündür. Başta Nezihe Muhiddin olmak üzere kadınlar oy hakkı istemiyle ortaya çıkmaya hazırlanıyorlardı.  Örneğin eşi Zekeriya Sertel ile birlikte yayınladığı Büyük Mecmua’da kadın sorunlarını inceleyen Sabiha Sertel Türk feminizmine öncülük etmiştir. Aynı dönemde Halide Edip Adıvar’ın ismi de adeta feminizmle özdeşleşmiş bir durumdadır. Eserlerinde kadının ezilmişliğini, itilmişliğini ve çaresizliğini konu olarak bu durumu sorgulayan ve kadın erkek eşitliği fikrini sürekli savunan Halide Edip Adıvar’ın feminist edebiyatçı kimliği o yıllarda kamuoyunda büyük ilgi ve destek bulmuştur. 

“Kendisinden önceki Fatma Aliye Hanım ve Emine Semiye Hanım gibi kadın yazarların varlığına rağmen ilk kadın romancımız olarak kabul edilen Halide Edib Adıvar, Türk modernizminde ve feminizminde önemli bir kişi olagelmiştir. Halide Edip, Kurtuluş Savaşı’nda etkin rol almış, Türk Kadını’nı yurt içinde ve dışında temsil etmiştir. Halide Edip’in Türk Feminizmi’nin öncüsü ve sözcüsü olarak kabul edilmesi onun feminist bir romancı olarak algılanmasına ve tanınmasına neden olmuştur. Yazarın romanları incelendiğinde, onun kadınlığı kurgulama yöntemlerinin ataerkil yazın geleneğinin kadın temsiliyle uyum içinde olduğu gözlenir. Erken dönem yapıtlarında kadın ve erkeklerin ataerkil toplum içindeki yerleşik rolleri sorgulanmaz, yeniden üretilir. Halide Edip, asıl kadın karakterlerini güçlü, etkin aydınlar olarak yüceltir ve bu yüceltmeyi sağlamak için onların “öteki"lerini edilgen, cahil ve hep kendinden veren kişiler olarak çizer. “Öteki kadınlar”, “Seviyye Talip” ve “Handan”da olduğu gibi eril bakış açısını yansıtan anlatıcılar tarafından eleştirilir ve aşağılanırlar. İlk dönem yapıtlarındaki “melek” ve/ya da “canavar” kadın imgeleri Ateşten Gömlek ve Tatarcık’ta yerlerini “yoldaş” kadın imgesine bırakır. Halide Edip, kadınların erkek egemen toplumdaki varoluş şartlarını belirlerken onları kadınlıklarından arındırarak “erkekleştirmiştir”. Erkekleştirilen kadın, toplumsal yaşamda erkek için tehlike oluşturmaz; onunla omuz omuza vatanın kurtuluşu ve medenîleştirilmesi için savaşılabilir. Halide Edip, bu romanlarında da Kemalist feminizmin söylemini yeniden üretmiş olur.” (19)

KADINLAR HALK FIRKASI

Cumhuriyet ile birlikte esen özgürlük rüzgârları kadınları bir parti kurarak siyasete hayata dahil olma yolunda motive etmiştir. 

“Kadınlar, siyasal hakları için 15 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nı kurma kararı alırlar.  Fırkanın içeriği hazırlanır  ve onaylanması için İçişleri Bakanlığı’na gönderilir. Onayın beklendiği süreçte fırkadaki kadınların bos durmadığı, çeşitli işlere atılarak isimlerini duyurmaya devam ettikleri görülür.  İlk olarak Milli Eğitim’in amaçlarını ve yöntemlerini belirlemek üzere Maarif Kongresi düzenlemek isterler, fakat bu girişimin hükümetçe engellendiği görülmektedir. Hükümetin medeni kanunla ilgili çalışmalarını başlattığını duyan kadınlar harekete geçerek kanunda yer almasını istedikleri isteklerini, değişimleri dile getirmişlerdir. Bu arada hükümetten fırka için cevap gelmiş ve fırkanın kurulmasına izin verilmemiştir. Bunun üzerine kadınlar, Kadınlar Birliği’ni kurduklarını açıklamışlardır. Birliğin tüzüğünde de bazı değişiklikler yaparak birliğin siyasetle ilgisi olmadığı belirtilmiştir. İlginç olan nokta, fırka ile içeriğin tamamen aynı olması, sadece siyasetle ilgili maddenin çıkarılması ile birliğe kurulum izninin hemen verilmesidir. Acaba o dönemler meclistekiler, kadınlardan bu kadar korkuyorlar mıydı?”(20) 

KEMALİST FEMİNİZM YA DA DEVLET FEMİNİZMİ

Medeni Kanun’un kabulü, oy hakkı eşitliğinin sağlandığı, kadınlara seçme seçilme hakkının tanındığı o yıllardaki feminist hareketlerin “Kemalist feminizm”, ya da “devlet feminizmi”  olarak da adlandırıldığı oldu. İlk kitabı “Kadınlar da Vardır” ile sesini duyuran ve günümüzde feminist edebiyatın önde gelen isimlerinden Erendiz Atasü kişisel internet sayfasında yayınladığı makalesinde bu yakıştırmaların ve benzetmelerin feminizmi özünden saptırmaması gerektiğinin altını çizmektedir.

“Bu dönemde kitle iletişim araçları yoluyla seslerini duyurmaya başlayan kimi feministler kadınların özgürleşmesini Kemalist modernleşme projesi çerçevesinde ele alırken diğer bir bölümü de erken Cumhuriyet dönemi kadın hareketini “devlet feminizmi” olarak nitelendirmiş, Cumhuriyet dönemi politikalarının kadınlara dişiliği unutturduğunu ve eğitim politikasının kadınların “iyi eş, iyi anne ve iyi yurttaş” olarak  yetişmelerine yönelik çalışmalardan öteye gitmediğini ileri sürmüştür. İmparatorluktan devralınmış bir topluluğa ulus bilincinin yerleştirilmesine çalışıldığı yıllarda Kemalizm’in ortaya koyduğu feminizmin uluslaşma çerçevesinde kabul görmüş olması devlet tekelini kanıtlamadığı gibi, feminizmin amacından saptırıldığı anlamına gelmez. Feminist hareketi devlet tekelinde göstererek kadınların Kemalist ideoloji tarafından cinsiyetsizleştirildikleri iddiasını kanıtlamaya çalışan bu tür yaklaşımlar savaş koşullarının hiçe sayıldığı değerlendirmelere dayandıkları için sağlam bir eleştirel çerçeve oluşturmayı başaramamışlardır. Bağımsızlık için savaştığı Batı’yı ideolojik bir örnek olarak benimseyen Türkiye Cumhuriyeti, feminist hareketi sahiplenerek bu oluşumun aslında emperyalist Batı’nın toplumsal kargaşa yaratmak için kullandığı bir “oyun” olmadığını göstermek istemiştir. (21)

Türk Kadın Hareketi’ni, yaşananlar ışığında sınıflandırdığımızda çeşitli evreler belirleyebilmek mümkün. Berlin Merkezli sivil toplum kuruluşu European Stability Initiative (Avrupa İstikrar Girişimi) raporunda Türkiye’deki ilk kadın devriminin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Atatürk döneminde yaşandığı, ikinci kadın devriminin ise 2001’de başlayan sürece denk geldiği öne sürülüyor.(22)  Ancak feminizmin olgunlaşmasını kriter olarak alırsak yeni feminizm etkilerini 1980 sonrasında çok dana güçlü bir biçimde hissettirmiştir. 

“Kadınlar I. dalga harekette haklarını elde ederek başarıya ulaştıklarını düşünmüşler ve devlet eliyle de “hayır işleri”ne yöneltilerek belki de oyalandırılmışlardır. Bu süreç içersinde sessiz kalan kadınlar, birikimleriyle de 1980 askeri darbe sonucu oluşan en uygun siyasal ortamda tekrardan seslerini yükseltmeye başlamışlardır. I. ve II. Dalga harekete bakıldığında görülen bir fark, harekete karşı olan tepkilerdir. Buna göre I. dalgada yer alan kadınlar daha baskıcı bir tutumla karşılaşırken (örneğin sürgüne gönderilme gibi) II. dalgadaki kadınlar kınama, alaya alınma gibi sosyal baskılarla karşılaşmıştır. Ortaya konulan taleplere bakıldığında ise ilk dalga feministlerin eğitim, çalışma hayatı, siyasi haklar- sosyal hayata dahil olma, kadının aile içindeki konumlarına değindiği, ikinci dalga feministlerin de bu konulara kadın cinselliği ve şiddet gibi temaları dahil ettikleri görülmektedir.” (23)

1980’lerde Türkiye’de palazlanan yeni feminist hareket, ataerkil değerlere karşı bir ideolojik saldırı başlattı. Hedef toplumun erkeği her zaman güçlü ve haklı kılan ataerkil sosyal normlarıydı. Alternatif kadınlık imgeleri ve kimlikleri kamuoyunun tartışma gündemine sunuldu ve özellikle kadınlar tarafından güçlü bir biçimde benimsendi. 1980 sonrasında feminizm üniversiteli genç kadınlar içersinde yayılımına hızla devam etmiş kadın konusunun kitapların, araştırmaların, dergilerin ve de filmlerin konusu olarak hızla arttığı da görülmüştür. Yine 1980 sonrasında televizyonlarda kadınlara yönelik özel programların da yayınlandığı görülmektedir. 

FEMİNİZMİN SEMBOLÜ DUYGU ASENA

 

Erkeklerle aynı oranda olmasa da iş yaşamında kadının yeri ve önemi arttıkça, yani kadın ekonomik özgürlüğünü elde ettikçe feminizm dalgası toplumsal yaşamda daha da güçlenerek devam etmiştir. Özellikle 1980 sonrası feminist hareketin Türkiye’deki sembol ve güçlü ismi 2006 yılında vefat eden Duygu Asena’yDı. Asena’nın kitapları satış rekorları kırıyor filmleri ise kapalı gişe oynuyordu. Dünya feminizmi için Simone De Beauvoir  neyse 80 sonrası Türk Feminizmi’nde de Asena’nın aynı misyonu üstlendiğini görmekteyiz. 

”Duygu Asena’nın adı Türk Feminizm markasına dönüştüğü için özellikle ona ama aslında bütün feministlere karşı haksızca açılan çirkin savaşta, onun kimliğinde bütün feministleri) gözlerinde ‘erkek yiyen canavar’ ya da ‘kafasının içinde fesat dolaşan düşman’ gibi canlandıran insanlarla karşılaştığımda gerçek Duygu’nun insancıl, sevecen ve eğlenceli, hoş bir kadın olduğunu(beyhude) anlatmaktan hiç vazgeçmedim. Duygu Asena, Türkiye’de ne yazık ki pek çok çok ilerici, demokrat ve liberal erkeğin hâlâ ciddiye almadığı ‘kadının insan olarak hak ve ihtiyaçları’ meselesini öncelikle kadınlara en damardan anlatan yazarımız oldu.”  (24)

GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ VE FEMİNİZM

Günümüze geldiğimizde, feminizmin hedeflerine ne oranda başarıya ulaştığı, hedeflerine ne oranda yaklaşabildi elbette tartışma konusudur. 1980’lerden bu yana Türkiye’de toplumsal cinsiyete ilişkin duyarlılığın geliştiği; kadınların, kendi seslerini duyurabilecekleri ve kendi inisiyatifleriyle hareket edebilecekleri alanları genişletmeye başladıkları söylenebilir. Kadınların mücadelesinin toplumsal bir ivme kazanmış olması önemlidir…

 Ne var ki, toplumda cinsiyet ayrımcılığı konusundaki duyarlılığın artmasına karşın, veriler, hem kadınların statüsünde, hem de toplumun ve kültürün ataerkil yapısında fazla bir değişiklik olmadığını ortaya koyuyor. 

TÜSİAD (Türkiye Sanayici Ve İşadamları Derneği) ile KAGİDER (Türkiye Kadın Girişimciler Derneği)’nin ortaklaşa hazırladığı raporda kadınların güçlenmeleri ve özgürleşmeleri için ‘yeterli’ olmayan ancak ‘gerekli’ olan koşulun eğitim, çalışma yaşamı ve siyasete eşit katılımları olduğu; bu alanların tümünün toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık ve eşitsizlikleri barındırdığı; kadınların toplumsal konumlarının yükselmesi ve güçlenmeleri için eğitim, işgücü piyasası ve siyaset alanlarına katılmalarının gerektiği, hususlarına vurgu yapılırken kadının sosyal yaşamda hala nasıl haksız uygulamalarla muhatap olduğu açıkça belirtilmektedir. (25)

Bugün bile kadının toplum içindeki yerinin hiç de arzulanan noktada olduğunu söyleyemeyiz. Demokrasimizle yüzleşebilmek için kadına yönelik ayrımcılığa karşı çıkılmadıkça hiçbir yere varılamayacağını öne süren sosyolog Emre Kongar şu saptamada bulunmaktadır:

“Kadına ayrımcı yanaşan erkek egemen feodal kültür, tabii Türkiye’nin nispeten daha az gelişmiş yörelerinde daha acımasız daha trajik sonuçlar doğuruyor. Kamuoyunda yanlış olarak önce namus sonra da yine yanlış olarak töre cinayetleri olarak adlandırılan cinayetler kadın ayrımcılığının doruk noktası, en trajik bir biçimde dışa vurumudur. Ailesinin rızasını almadan kendi isteğiyle bir erkeğe varan kızlar, kan davası veya başka nedenlerle kaçırılan kızlar ve kadınlar, ya da en korkuncu aile içinde büyükler tarafından ırzına geçilen ve hamile kalanlar aile kararıyla infaz edilmekte. Üstelik infaz görevi yaş indiriminden yararlansın diye genellikle küçük erkek kardeşlere verilmekte. Çok sık olmamakla birlikte kimi zaman aile içinde tecavüze uğrayıp hamile kalanların infaz kararını veren aile meclisine de bizzat bu ahlaksızlığı yapan “büyük(!) başkanlık etmekte. Böyle örneklerin bırakınız kadına yapılan ayrımcılığı, insanlık suçu olduğunu düşünüyorum.” (26)

İşte Kongar’ın da altını çizdiği sorunların yanı sıra kadının eğitim, çalışma, siyaset ve tüm diğer sosyal ortamlarda erkeklerin hiç yaşamadıkları sorunlarla boğuşmakta olmaları Türkiye’de feminizmin ne oranda başarı yakalayabildiğinin bir göstergesidir aslında. 

İşin ironik yanı ise tarihsel süreçte birçok virajı ama savrularak ama dik durarak almayı başaran ve bugünlere kadar gelen feminizmin ne olduğunun ve/veya ne olmadığının bile henüz net olarak bilinmiyor olmasıdır. 

Trajikomik olan ise daha anlamı bile tam olarak toplum tarafından bilinmeyen feminizmin amip gibi kendi içinde bölünerek sosyalist feminizm, liberal feminizm vs. gibi kendi altı kümelerine ayrılıp kendi kendini gücünü parçalamasıdır. 

Hatta kadının konumunun iyileştirilmesi için mücadele verenler bile feminizm kavramına mesafeli durmayı tercih etmektedirler. Uzun yıllar Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulunmuş Işılay Saygın bir röportajında “Ben feminist değilim, hümanistim” (27)  ifadesini kullanarak iki kavram arasındaki kaotik nüansı gündeme getirmiştir. 

Kimi zaman feminist akımın öncülüğüne soyunan kimi kadınların feminizmi “kadınların üstünlüğü” ne yönelik bazı söylemlerle topluma sunması ister istemez zaman zaman bizzat kadınların bile feminizme mesafeli durmasına neden olmuştur.

Tüm bu yazılanların eşittirinde erkeklerin hegomanyasına karşı kadınları birlikte tavır almaya ve mücadelede bulunmaya davet eden feminizmin yarınlarda güçlenerek mevcudiyetini sürdürebilmesi için bu sefer feministlerin feminizm yolunda verilen mücadele birlikte hareket edebilmeyi öğrenmeleri ve amaçlarını ne olduklarını (veya olmadıklarını) topluma (özellikle de kadınlara) net bir biçimde anlatabilmeleri gerekmektedir.


Dipnotlar ve kaynakça

1)Andree Michel, Feminizm, İletişim Yayınları, (Çev. Şirin Tekeli) 4. Baskı, s.6

2) Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Kadınların İnsan Haklarının Gelişimi Ve Türkiye, İstanbul Bilgi Üniversitesi,Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim Ve Araştırma Birimi,Sivi Toplum Ve Demokrasi Konferans Yazıları, No:7,İstanbul 2004, s.4

3) Dr. Leyla Kırkpınar, Türkiye’de Toplumsal Değişme Ve Kadın, Zeus Kitabevi Yayınları, 1. Basım, İzmir, s.296

4) Michel, a.g.e, s.62

5)Kırkpınar, a.g.e, s.297

6)Hadi Uluengin, Hürriyet Gazetesi, 9 Mart 200

7 )Berktay, a.g.m, s.8-9

8) Mehmet Ali Seven,Ali Osman Engin, Türkiye’de Kadın Eğitimi Alanındaki Eşitsizlikler, Atatürk Üniversitesi Dergisi, cilt 9, sayı 1, 2007

9) Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayını, Beşinci Baskı, S.151-152  “Eski Türklerde kadınlar umumiyetle amazon idiler. Binicilik,  silahşörlük,  kahramanlık Türk erkekleri kadar Türk kadınlarında da vardı. Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve sefir olabilirlerdi. Alelade ailelerde de ev, ortak olarak karıyla kocanın ikisine aitti. Çocuklar üzerindeki velilik hassası baba kadar anaya da aitti. Erkek, daima karısına saygı gösterir, onu arabaya bindirerek, kendisi arabanın arkasında yaya yürürdü. Şövalyelik, eski Türklerde umumi bir seciye idi. Feminizm de Türklerin en eski düsturu idi. Eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsiyetine hak vermemişler ve saygı göstermemişlerdi.

10)Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 2000, 3. Baskı, s.332-333 (Öztürk’ün şu saptamaları çok çarpıcıdır:” İşin ürkütücü tarafı, bu tahriplerin “din-islam” adı altında yapılması ve her biri için din içinden birer kılıf bulunmasıdır. Bu kılıfı bulmak için en verimli yol olarak hadis uydurma yolu seçilmiştir. Putperest ve yarı putperest kadın düşmanı Arap örflerini dinleştirmek için akıl almaz yalanlar söylenerek bunlar “hadis” adı altında Allah Elçisi’ne mal edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, Kur’an ayetleri üzerinde anlam kaydırmalarına gidilmiş, yorum adı altında ayetlere eklemeler yapılmış ve buradan hareketle ulaşılan kadın aleyhtarı sonuçlar hızlı bir biçimde fetvalaştırılarak “müfta bih kavil”, (fetvaya esas olan söz) veya ‘ulemanın icmaı’ yaftalarıyla nasların (vahiy normlarının) üstüne çıkarılmıştır.İslam dünyasında kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına yakını, vahiy kaynaklı tespitler olmaktan çok, Hristiyan konsillerinin kararlarını andıran ulema fetvalarıdır.)

11) Doç. Dr. Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi I, Zeus Yayınları, İzmir 2010, 1. Basım, s.151-152

 

12) Cemile Burcu Kartal, II. Meşrutiyet’in Cumhuriyete Mirası:”Makbul Kadınlar”, İstanbul Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Dergisi, No;38, Mart 2008, s.217-218

13)Elif Şafak Resmi İnternet Sitesi’nde Fatma Aliye hakkında şunları yazmaktadır: “Kadınların ya babaları ya da kocaları aracılığıyla yer edinip itibar görebildikleri bir ortamda o da önemli bir babanın kızıydı: Reformcu İslam düşünürü Cevdet Paşa’nın. Dönemin birçok aydını gibi Cevdet Paşa da hakiki bir “terakki ve tebeddül” sağlanabilmesi için kız evladının eğitimini yönlendirmişe ve yürekten desteklemişe benziyor. Böyle bir destekle yetişen Fatma Aliye derin bir İslam bilgisine ve engin ideallere sahipti. Doğrusu bu haliyle günümüzün feminist araştırmacıları için bir parça muammadır kendileri. Kolay kolay sığmaz zamane kategorilerine. Bir yanıyla dönemin fersah fersah ötesinde radikal amaçlar tayin edebilecek kadar feminist, modernleşmeye hız kazandıracak kadar Batılı ve Batılılaşmadan yanadır; bir yanıyla da “İslam Kadını” ideali çizip böyle bir alternatifin izini sürecek kadar Doğulu, buralı. Bir yandan Osmanlı kadınlarını eve hapsetmeye niyetlenen memleket erkeklerine verir veriştirir, bir yandan da Osmanlı kadınını harem hayatından ibaret zanneden Şarkiyatçı Avrupa zihniyetine. Her şeyi sorgulamayı sever ya, nedense kafi sûrette eleştirmedikleri de vardır bu arada. Tutar mesela, cariyelik kurumunu sorgulamaz yeterince. Sorgulamadığı gibi neredeyse kölelikten yanadır, köleleşmekten bunca ürktüğü halde. Hanedana yakın olmanın, toplumsal konumunun ayrıcalıklarından da yararlanır Fatma Aliye. Ama işte tüm bunların yanı sıra, tüm bunların ötesinde, esas kendisinden sonraki nice seçkinin göz ardı ettiği bir bağın farkındadır: kadın ve kültür. Kültürdür kadını dönüştürecek olan ve kadındır kültürü dönüştürecek.” 

14) Elif Şafak kişisel internet sitesi

15)Hale Nebihe Çamer, Başkent Kadın Platformu Derneği, Cumhuriyet Kadınları Derneği Ve Uçan Süpürge’de Yer Alan Gönüllü Kadınların Gönüllülük Deneyimleri İle Elde Ettikleri Kazanımlar (Yüksek Lisans Projesi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı, Ankara 2005, S.30-31

16) Oktay Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2010, s.7-8

17)Kırkpınar, a.g.e, s.122

18) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Yenigün Haber Ajansı, İstanbul 1999, s.409-410

19) Beyhan Uygun Aytemiz, Halide Edip Adıvar ve Feminist Yazın, Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara, 2001, s. 3

20) Çamer, a.g.m, s.35

21)Erendiz Atasü, (Kişisel İnternet Sayfası) www.erendizatasu.com, erişim tarihi 15.05.2011

22) Sefa Kaplan, Hürriyet Gazetesi,26 Aralık 2007

23)Çamer, a.g.m, s.40

24) Buket Uzuner, Vatan Gazetesi, 30.03.2010

25)TÜSİAD-KAGİDER, Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği (Sorunlar, Öncelikler ve Çözüm Önerileri) Temmuz 2008

26) Emre Kongar, Demokrasimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, İstanbul 2007, 5. Basım, s.85-85

27) Yeni Asır, 8 Ocak 2011